M1 Carbine’dan 5.7’ye

Önceki yazıda (https://pusat.blog/2023/04/08/m1-carbine-biraz-oncesi-ve-sonrasi/(yeni sekmede açılır) M1 Carbine’ın esas görevi avcı olmayıp destek sağlamak olan askerler için ortaya çıkmasından bahsetmiştim. Yıllar içindeki üretim sayılarından da anlayacağınız üzere silahın ve .30 Carbine kalibrenin başarısı bunun çok ötesine geçti. Biraz da savaş alanındaki gereksinimlerin yönü bu silahın ve kullandığı çapın bu denli yaygınlaşmasına neden oldu. 

Şöyle diyelim; 1940 larda Amerikan ordusu 4.3 kg lık M1 Garand tüfek ve .30-06 Springfield cephane kullanırken 60 larda AR-15 platformuyla tüfeğin ağırlığı 2,97 kg ve mermisi .223 Remington olmuştu.  M1 Carbine’ın kullandığı .30 Carbine kalibre de balistik açıdan tüfek namlusundan çıkan bir .357 Magnum kalibreyle benzer özellikler gösteriyor. Yani bir anlamda güçten biraz feda edilmiş karşılığında daha az ağırlıkla daha fazla atımlık silah ve cephaneye sahip olmak önem kazanmıştı. Zaman içinde gelişen ihtiyaçlar bu trendi de tartışılır hale getirdi. Yazı içinde ilerde ona da değinirim. Yeri gelmişken tüfek namlusundan ateşlenen bir tabanca kalibresinin etkinliğine de dikkat çekmek lazım. Ama tamamen ayrı bir yazı konusu olabilecek bu konuya şimdilik çok girmeyelim.

Zaman içinde ilerlersek İkinci Dünya Savaşı bitti. O savaştaki cepheler değişti. Eski düşmanlar daha ciddi tehdit karşısında dost oldu. Eski dostlar da düşman oldu. Zaten pek de dost değillerdi, daha çok düşmanımın düşmanı dostumdur deyip zoraki bir dostluk kurmuşlardı. Eski dostlardan biri ki; kendisi ve şimdiki düşmanı da zaten birkaç sene önce dosttular birlikte Polonya’ya çökme planları yapmışlardı. Sonra birinin diktatörü daha deli çıkınca düşman oluverdiler. Vs… vs…  karışık oldu dimi. Kısaca anlatayım o zaman.

50 milyon insan öldü.

Dedim ya İkinci Dünya Savaşı bitti ama soğuk savaş başladı. Almanya’nın bölünmesinden hemen sonra Sovyetler Batı Berlin’i sürekli bir tehdit altında tuttu. Yolunuz Berlin’e düşerse soğuk savaştan kalma nükleer sığınaklardan birini ziyaret edebilir ve o zamanlarda bu korkuyla yaşamanın nasıl bir şey olduğunu biraz olsun anlayabilirsiniz.

Değişen cephelere dönersek, 1963’de ABD başkanı Kennedy 20 yıl önce bombalarıyla dümdüz ettikleri Berlin’e gitti ve “Ich bin ein Berliner” dedi.  Özgür Batı’nın savunma hattının Berlin’den geçtiğinin altını çizdi. Yeni cepheler bu şekilde oluştuğunda Avrupa’lılar artık komünistlerin bu kış geleceğinden emindiler. Sadece nasıl geleceklerini kestirmeye çalışıyorlardı.

Sonuçta NATO’nun kurmayları olası bir savaş halinde Sovyet hava indirme birliklerinin cephe gerisine inerek lojistik desteği kesmeye ve stratejik hedefleri bertaraf etmeye çalışacaklarını hesapladı. Gelişen teknolojiyle artık kevlar malzemeden hafif çelik yelekler de üretilebildiğine göre, az sayıdaki elit düşman askeri muhtemelen bu yeleklerle de donanmış olacaktı. Yani mevcut mühimmat bu askerlere karşı büyük oranda etkisizdi.

Bu düşünceyle NATO 1989 da ihtiyacını zırh delici mühimmat olarak belirleyip sağlayıcılara duyurdu. Buna göre yeni tasarlanacak mühimmat öncelikle kurşungeçirmez yelekleri delebilmeliydi. Bunun yanı sıra  9×19 dan daha uzun menzile, hassasiyete ve terminal balistiğe de sahip olmalıydı

Bu özellikte mühimmatın kullanılacağı iki farklı silah talep edilmişti. Biri karabina tipi bir tüfek olup en az 20 atımlık şarjörüyle birlikte 3 kg ın altında ağırlıkta olmalıydı . İkincisi bir hizmet tabancası olup en az 20 atımlık şarjör takılabilmeli ve bu haliyle 1 kg ın altında ağırlıkta olmalıydı. Tabanca için azami 1 kg ağırlık belirtilmekle birlikte 700 gr. civarında olması tercih nedeni olacaktı.

NATO’nun bu talebine ilk cevap FN’den geldi. P90 adıyla tasarlanan silah bilim kurgu filmlerinden çıkmış gibi sıra dışı görünümü, üste namluya paralel takılan 30 atımlık şarjörüyle hemen kendini belli ediyordu. Çoğu kontrolü çift elle kullanıma uygun olan silahın yine sıra dışı bir besleme mekanizması vardı. Çark şeklinde bir besleme mekanizması şarjörde sırası gelen mermiyi alıp doksan derece döndürerek atım yatağına sürüyordu.  Anlatması biraz zor olacak ama (487) 3D Animation: How a FN P90 Submachine Gun works – YouTube bağlantısından izleyebilirsiniz.

Bu tasarım görünüşte garipti ama altta uzayan bir şarjör olmadığından silahın profilini alçaltıp, örneğin yere yatıp mevzilenen bir askerin silahını daha iyi gizlemesini sağlıyordu. Şarjörün yerleşiminden dolayı silah 50 atımlık bir şarjörle kullanılabilmekteydi.

FN bu silahla birlikte kullanılacak bir de 5,7 x 28 mm ölçülerinde zırh delici mühimmatı da tasarlamıştı. Enerjisini yüksek hızından alan çekirdek menzili içinde zırh delici özelliğe sahip olmakla birlikte menzilinin ötesinde enerjisi hızla tükenip tali zarar riskini minimize ediyordu.

Silahın ve mühimmatın diğer tasarım ayrıntılarına burada değinmeyeceğim ama ilgilenen okurlar için internette geniş çapta kaynak var.

Aynı talebe HK’da cevap vermişti. FN’e göre konvansiyonel denebilecek tasarımdaki  HK MP7 4.6 x 30 mm lik yine HK’un tasarladığı mühimmatı kullanıyordu. Daha ince bir çekirdek olduğu için FN’in mühimmatına göre zırh delici özelliği daha iyiydi ama terminal balistik değerleri daha zayıftı. 20, 30 veya 40 atımlık şarjörleri klasik şekilde silahın altıda namluya dik açıyla yer almaktaydı.

NATO yetkilileri her iki silahı da değerlendirdiler. FN’i çok daha başarılı buldular. Ama Almanlar buna bozulmuş olmalılar ki projeye tabiri yerindeyse biraz taş koydular. İşi uzattılar vs. …

Derken hiç hesapta olmayan bir şey oldu. Glastnostdu perestroykaydı derken koca Sovyetler birliği bir anda dağıldı gitti. Haliyle bu silahlara da gerek kalmadı.  İlk başta büyük miktarlarda askeri alımlar hayal edilerek yapılan tasarımların hedeflenen talebi göremeyeceği belli oldu.

Yine de FN 40 , HK 24 ülkede çoğunlukla özel amaçlı birliklerin, anti terör timlerinin vs. kullanımı için talep buldu. Her iki silah Türkiye’de de özel birliklerin envanterinde yer alıyor.

FN NATO’nun bu projesi için başladığı çalışmayı durdurmadı ilk taleptekine uygun şekilde bir de hizmet tabancası tasarlayıp FN Fiveseven adıyla piyasaya sundu.

İlk anda sadece askeri kullanım için düşünülen bu mühimmatın daha sonra sivil kullanım için zırh delici özelliği olmayan tipi de pazara sunulunca Fiveseven sivil pazarda da yer buldu.

Yüz yıl önce Amerikan ordusunun envanterindeki  .38 liklerin subaylarını korumada yetersizliğini fark etmesiyle başlayan gelişim, önce .45 kalibrenin doğmasına neden oldu. Tehdidin bir kabilenin üyelerinden eğitimli düşman askerlerine değişmesiyle  bu kez .30 Carbine kalibre ve onu kullanan M1 Carbine tüfek olarak gelişti. Bu tasarım o kadar çok ihtiyaca cevap verdi ki niş bir ihtiyacı karşılamanın çok ötesinde 6,2 milyon adetlik üretim sayısına ulaşıp uzun süre hizmette kaldı. 

Değişim yine devam etti. Bir kez daha tehdit değişti. Askeri teknoloji gelişti. Hava indirme olanakları arttı. Kurşun geçirmez hafif malzemeler bulundu. Bunlara karşı da zırh delici özellikte mühimmat ve ezber bozan ama zekice bir silah tasarımı ortaya çıktı.  Şimdilik mükemmele ulaşıldı.

Bu kadar uzun yazdım ettim de aslında anlatmak istediğimi iki cümlede özetlemek mümkün birini Herakleitos söylemiş : “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir”. İkincisi de bir Afrika atasözü ve bence daha eğlenceli : “Müzik değişince dans da değişir”

Yorum bırakın